top of page

Artık Geriye Bakma

Artık geriye bakma. 


Yazıma böyle başlamak istedim, inanıyorum ki herkesin bunu duymaya ihtiyacı oluyor kimi zaman. Benim de ihtiyacım vardı, ilham almak adına önceden yazdığım yazılara, eski günlüklerime, yarım kalmış çizimlerime bakıyordum epeydir. Gençlik benim için ne ifade edermiş, hangi olayları dert edinirmişim, genç hissetmek ne demekmiş... Gençlik mavi bir kelebeğin peşinden koşmakmış bir zamanlar. Tökezlemek belki de düşmek korkuturmuş beni, bir de iki gün sürecek düşüncesi. Bugünkü bene çok yabancı geliyor bu cevaplar. Öyle yabancı geliyor ki bana dair her şeyi unutmuş olabilir miyim diye sormadan edemiyorum. En çok korktuğumdu bu, eski beni unutmak. Sanki geçmişi unutmak, özden kopmak demekmiş gibi gelirdi. Bir nevi diğer herkese benzemek, sıradanlaşmak. Derin bir nefes alarak belki biraz değişmişimdir dedim kendi kendime. Biraz uzaklaşmak ve kafamı dağıtmak isteyerek en sevdiğim albümü açtım ve çalan ilk şarkının ilk sözü de buydu: 

“Artık geriye bakma.” 


Hiç duymadığımız inanılmaz bir nasihat değil aslında, aksine çok klişe. Yaygın olunca dilde eskitiliyor bence, kulağa daha varamadan havada kalıyor. Halbuki duymaya ihtiyacımız oluyor bazen. Geriye dönüp vakit harcamamın anlamı yok öyleyse diyebilmek. Bugüne ulaşana kadar geride bıraktığım her bir izi zaten benliğimde taşıyorum. İçinde bulunduğum zamanı şekillendirmek için geçmişi kurcalamamı gerektirecek hiçbir neden yok. Şu andaki duygularım eskiden hissettiklerimin parçaları, şu an yazdıklarım bugüne kadar biriktirdiklerimin bir bütünü. Bunları bilmek beni rahatlatıyor, biraz daha sakin olmaya çalışacağım, geniş bakmaya çalışacağım ki geleceğe bırakabilecek daha çok parçam olsun.  O yüzden ilerilere, ufuklara açılacağım bugün. Çoktan kıyıya vurmuş dalgaların peşine takılan keşkeler kenarda dursun istiyorum. Bugün gençliğe görebildiğimin ötesinde bakmak istiyorum. Lakin, ufukta köpüren dalgalar da keşkeler getirecekmiş gibi hissetmekten alıkoyamıyorum kendimi. Gençlik, dengesiz hissetmek demek biraz da. Uçsuz bucaksız denizin ortasında, küçük bir teknede bütün denizin fırtınasından sorumlu olmak gibi. Küçük bir kıpırtıda, dengeler bozulur ve dalgalar kıyıya varana kadar katlanır, katlanır ve katlanır. Sadece keşkeler mi dalgalara tutunur, yoksa huzuru kıyıda değil de denizde mi aramak gerekir? Kürekleri kavramamı sağlayacak kadar heyecanlandıran kıyı hangisi? Bir kıta, bir ada, bir kaya parçası… Doğrusu neresi olduğu önemsiz, adımımı attığım anda izi silinsin yeter. Ben buraya aidim diyebileyim yeter. Yanımda ne isterim, hangi yoldan gitmeliyim, kim gösterecek? Hangi adaya ait olabileceğimi söyleyebilecek biri, küreği benim yerime çekebilecek biri... Kimse, bana benim denizimde yol göstermesin diyebilirim. Yalnız olsam tüm o keşkelerin karanlığı çekici gelebilir, bir an olsun kürekleri bırakıp suya dalmayı, her şeyden arınmayı hayâl edebilirim. Kürek çekenler ve farklı denizler, görülmeye değer olanlar onlardır.


Bu yolculuk, hep çok karmaşık ve çelişkili görünebilir. Bu düğümü çözme isteği, sanatçının içgüdüsüdür. Sanatçı olmak duyarlı olmaktır, kendi kendinin arşivi olmak, kendini kaydetmek, kendini anlamaya çalışmaktır. Çünkü herkesin pişmanlık tonu farklıdır, herkesin üzüntüsü farklı renktedir. Denizlerin mavilerini ayırt edebilmek için biraz insan olmak gerekir. Birkaç dalga ıslatmalı, birkaçı hızla çarpmalı ve belki de minik teknemizi paramparça etmeli. Dalgalar biraz hırpalasın ki saçlarımdan süzülen, ellerimi buruşturan hangi ton öğreneyim. Sanatçı ilk insan olur, her bir fırtına daha bir insan yapar, her bir sessizlik daha bir gürültü, her bir suskunluk daha fazla eser.



Deniz ve minik tekne benim kendimi avutma, yüreklendirme hikâyem. Bu hikâyenin en can alıcı noktası: Zaman. Kıyıya varmak ne kadar sürecek? Bir ses: Öyle uzun sürecek ki kürek çekecek zamanım da gücüm de kalmayacak. Kıyı hayâlimi gençliğe sıkıştırmakla hata mı yaptım? Zaman tükeniyor. Kendimde o gücü bulamayacak yaşa vardığımda kıyı hayâlim de benimle beraber yok mu olacak? Aklımda hayâlimle ölmek, tamamen yok olmak gibi. Hayâlsiz ölmek daha iyi geliyor kulağa. Benden bir şeyler ortaya koyamamaktansa, ortaya çıkarma isteğine sahip olmamak. Böyle hissettiğim zamanlarda, doğru olanın yolumu aktarmak , anlatmak yani yolumu resmetmek olduğunu hatırlatıyorum kendime, o zaman tüm bu sorunlar anlamsız oluveriyor. Benden bahsettiğim sürece, beni anlattığım sürece ne ben solabilirim ne de hayâllerim. Gençlik tanımı anlamını burada kazanıyor. Güçlü, kuvvetli ve hatta diri olmaktan öte kürek çekenler, asıl gençler. 


Kürek çekmek, kürek çekmeye devam etmek her zaman o kadar basit olmuyor. Çünkü şöyle diyorlar: Batı adalarının kıyıları, hayatını devam ettirmen için gerekli olan her şeyi sana sunacak. Doğrusu şu, batı kıyısı hiçbir zaman benim denizimle özdeşleşmedi. Gerçek ise bu, herkesin hayâllerini süsleyen batı veya doğu kıyısı -isminin hiçbir önemi yok- yük olmaktan öteye geçemez. Bu ideal kıyı yükü, okulda, işte ve hatta evde o kadar normalleştiriliyor ki, bir süre sonra sanki teknemizi bir arada tutan çivi kadar önemliymiş gibi hissetmeye başlıyoruz. Bazen çok ağır geliyor, boğazımızda bir yumru gibi. Öyle ki gökyüzünün maviliğine bakarken bile denizimizi hayâl etmek zor geliyor  Bizi anlamaktan, bizi bilmekten uzaklaştırılıyor. Kendi denizimizin mavisini yaşamakta, ona yer bulmakta zorlanıyoruz. Sanki yok saymalıymışız gibi, üstünü örtmeliymişiz gibi hissediyoruz. Kendimize yer bulmak zor olduğunda, kürekleri bırakma ve vazgeçme isteği doğuyor. 


Farklılık çile midir? Hayır, farklı renklerin bir aradalığını yaşamak önemlidir. Bir süredir parçası olduğum Talebeyiz Biz Topluluğu’nda kendi özgünlüğünün bilincinde insanlarla bir aradalığı deneyimliyorum; birlikte yer edinmeye çabalıyoruz. Ve bunu çok önemsiyorum. Çünkü biz demek gerçekten “biz” olmak demek.


101 görüntüleme
bottom of page